Üç bin yıllık bir medeniyetin izinden : Likya Yolu

Bu kapının altında fotoğraf çekindiğim zamanki heyecanımı asla unutamayacağım. Yolda beni nelerin beklediğini, nasıl insanlarla karşılaşacağımı, hangi hayvanları göreceğimi, hangi gün nereye varıp, ne yiyip, nerede uyuyacağımı çok merak ediyordum. Bunların hepsini yaklaşık bir yıldır planlayıp, youtube da üç yüzün üzerinde video izleyip, wikiloc da GPS rotalarına defalarca kez bakarak hazırlanmama rağmen, sürprizlerle dolu bir macera olacağını ve aslında en çok sevdiğim şeyin işte tam da bu sürprizler olduğunu biliyordum. Bu yolculuğun bana, insanın bir hayalinin peşinden gitmesinin o insana verdiği özgürlüğü ve hazzı çok daha iyi anlamama neden olacağını ilerleyen günlerde yaşayarak görecektim.

Bu sembolik kapının altından geçtikten sonra kendimi sonuna kadar özgür hissedeceğimi, kendimle ve zihnimle vereceğim psikolojik savaşı, bu maceranın her ayrıntısını önceden planlayıp belirlemiş olmama rağmen, beyin kıvrımlarımı bir türlü tatmin edemiyordum.
Buraya gelirken kendimi baya bir zorlayacağımı biliyor ve bu yüzden Işık Ülkesi Likya Yolunu yürümeyi çok istiyordum. Yapamazsam, keyif alamazsam diye endişelerle başladığım yürüyüşümün ikinci günü, o endişeleri yirmi bir kilo gelen sırt çantamda artık bulamıyordum.

Nedir bu Likya Yolu

Likya Yolu, antik Likya Medeniyeti’nin sınırları içinde bulunan ve site devletlerini birbirine bağlayan patikaların oluşturduğu bir ulaşım sistemi aslında. Likya yani Işık Ülkesi tarihi 3000 yıl öncesine dayanıyor. Likya Yolu, pek çok farklı kaynak tarafından dünyanın en iyi 10 yürüyüş rotasından biri olarak gösterilen, Teke yarımadasında Fethiye’den Antalya’ya kadar uzanan 540 kilometrelik bir parkur. Türkiye’nin ilk uzun mesafe yürüyüş rotası olan Likya Yolu’nda 1992 yılında İngiliz Kate Clow tarafından başlatılan çalışmalar, 1999 yılında sona ermiş. Yedi yıl süren bu çalışmalar boyunca, Teke Yarımadası’ndaki patikalar işaretlenip, haritalandırılmış. Bir tarafı masmavi Akdeniz, bir tarafı denize paralel uzanan Toroslar olan Likya Yolu yürüyüş tutkunlarına eşsiz manzaralar sunuyor.

Fethiye’den Antalya’ya uzanan, 540 km’lik patikalardan oluşan bu yolu yürümek ortalama 30 gün sürüyor. Tabi ki günlük yürüyeceğiniz mesafe bu süreyi kısaltıp, uzatabiliyor. İsteyen yürüyüşçüler benim yaptığım gibi parkurları bölerek Fethiye’den başlayıp Kaş da sonlandırıp, başka bir zaman Kaş’tan başlatıp Antalya’da sonlandırarak bu yolu yürüyebiliyorlar.

Parkur, üzerinde bulunan çeşitli kaya ve taşlar üzerine kırmızı beyaz boyalar ile işaretlenmiş olup, gönüllüler tarafından her yıl düzenli olarak bakımı yapılıyor ve sponsor kuruluşlar da belirlenen kritik noktalara tabelalar koyarak yürüyüşçülere yol gösteriyor ve her yıl 30 bin yerli ve yabancı yürüyüş tutkunu bu antik Işık Ülkesi patikalarını yürüyor. Yol pek çok noktada köylerden ve yerleşim yerlerinden geçiyor yerli halk tarafından işletilen küçük çaplı işletmelerde yürüyüşçülere yemek, su, dinlenme gibi ihtiyaçlarını karşılamaları için olanaklar sunuyor.

Aynı zamanda Likya Yolu, Likya uygarlığından kalma pek çok antik kentin içinden de geçiyor. Parkur üzerinde Pınara, Sidyma, Pydnai, Letoon , Xsantos, Patara Phellos , Antiphellos , Apollonia, Aperlai , Theimussa , Simena, Myra , Sura , Belos , Limyra, Gagae , Olympos, Phaselis, İdyros , kentlerinin antik kalıntılarını görmek hala mümkün. Likya bölgesinin dini başkenti aynı zamanda UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Letoon Antik Kenti dir, liman başkenti ise Türkiye’nin en uzun plajına sahip olan Patara dır.

 

MÖ. 2. yy da başkent olarak kullanılan Xanthos Antik Kenti
MÖ. 2. yy da başkent olarak kullanılan Xanthos Antik Kenti

Benim Likya Yolu serüvenim 1 Eylül 2018 tarihinde Fethiye Ovacıkta başladı ve 6 Eylül 2018 tarihinde altı gün sonra Kaş’ ta son buldu. Her şey tam planladığım gibi gitmese de çok büyük keyif aldığım bu serüvende tam 170 km yol yürüdüm. Aşağıdaki resim benim gps ekran görüntüm ve yürüdüğüm yolu gösteriyor.

 

1.Gün 1.Eylül 2018 Ctesi

Ölüdeniz( ovacık) -> Kirme -> Faralya -> Kelebekler Vadisi -> Kabak Koyu (24 km)
 

2.Gün 2 Eylül 2018 Pazar

Kabak Koyu -> Cennet koyu -> Kalabantia (Korsan koyu) -> Yediburunlar (Gey) (25 km)
 

3.Gün 3 Eylül 2018 Ptesi

Yediburunlar –> Bel ->  (Belceğiz) Gavurağalı -> Pydnai ->Patara (27km)
 

4.Gün 4 Eylül 2018 Salı

Kınık -> Xanthos -> Çavdır -> Çayköy -> Üzümlü-> Akbel –> Kalkan (23km)
 

5.Gün (5 Eylül 2018 Çarşamba)

Kalkan –> Bezirgan -> Sarıbelen  (38km)
 

6.Gün (6 Eylül 2018 Perşembe)

Sarıbelen -> Gökçeören -> Phellos –> Çukurbağ –> Kaş  (33km)

Bu yürüyüş serüvenimi hazırlık aşamasından itibaren gün gün anlatmak isterdim ancak çok uzun olacağını düşündüğüm için özetlemeyi tercih ettim. Belki başka bir yazımda aktarırım.

Başlamasını çok istediğim ama bitmesini hiç istemediğim bu yolculukta yeni insanlar tanıdım. O güzel insanların hikayelerini dinledim. Biriktirdiğim güzel anılarla, yaşadığım türlü maceraları ve gördüğüm onca gün doğumunu ve gün batımını, çadırımdan yıldızlara bakarak uyuyakaldığım o güzel geceleri asla unutmayacağım.

Doğa yürüyüşleri ile ilgili okuduğum bir makalede yürümeyi “modernliğin karşısındaki engel olan bedenimizin ihtiyaç duyduğu en ilkel eylem” olarak tanımlamıştı yazar. Bana göre ise farklı bir düşünme ve gözlem biçimidir doğa yürüyüşleri. Özelliklede benim gibi kalabalık gruplar yerine tek başınıza solo doğa yürüyüşlerini tercih ediyorsanız diğer insanların sizin hakkınızdaki izlenimlerinden ve her türlü sosyal ve modern hayat karmaşasından uzakta, kendinizi dinlemenize, düşünmenize anlamanıza ve dürüstçe bir iç muhasebe yapmanıza imkan verir.  Ruh sağlığı açısından adeta bir meditasyon gibidir.

Likya yolunu solo yürümeyi ben seçmiştim. En başından beri tüm yürüyüş planlarımı bu doğrultuda kendime göre ve tek kişi üzerine yaptım, tabi ki de bir gruba katılarak ya da yakın çevremde bu tip doğa yürüyüşlerine meraklı bir arkadaş grubu oluşturarak bu yolculuğa çıkabilirdim. Ama yalnız olmalıydım ve bu kimse ile alakalı değil tamamen benimle, kendimle alakalıydı.

Likya yolunu solo yürüme kararımı ön hazırlıktan sonra ailem ve arkadaşlarıma açıklayacak, gelecek olan yorumları, o çılgınca karşı çıkmaları, olumlu-olumsuz tepkileri dinleyecek sonra artık son aşaması olarak gördüğüm psikolojik hazırlığımı da tamamlayıp yürüyüş planımı bitirmiş olacaktım. Tek başına yürüyen trekkingci olmaz” diyen mi istersiniz, ”Yaptığın birinci yanlış tek başına yürümek… asla tek başına doğaya çıkılmaz” deyip fırça atanları mı istersiniz, ilk başta istisnasız herkes olumsuz yaklaştı. Herkesi sabırla dinleyip dilimin döndüğünce amacımı anlatmaya çalıştım.

Tek başına gezen bilir. Kendi fotoğrafını pek az çekersin. Çünkü çevrendeki manzaraya odaklanırsın çoğunlukla. Sonra hiç fotoğrafım yok değip kendini çekmeye çalışırsın. Tabi bu kolay bir şey değil. Çevrendeki her şeyi bir tripot olarak düşünürsün ve en uygun olanına telefonunu veya kameranı yerleştirirsin. Bu bazen bir çalı olur bazen bir kaya bazen de bir kitap. Neyse sonunda kadrajı ayarlarsın sonra kurarsın zamanlayıcıyı… 10 saniyen var. Haydi koştur… baktın o da olmuyor başlatırsın video çekimini ve sonra pozlarını verip aradan birkaç kare seçersin, işte böyle çekiliyor bu fotoğraflar…

Peki ben neden bu yolu solo yürümeyi seçmiştim? Bununla ilgili ayrı bir makale hazırlıyorum, ama kısaca anlatmak istedim. Tek başına doğa yürüyüşünün bana göre çok pragmatik bir nedeni var aslında.  O da kafa dengi bir yürüyüş arkadaşı bulmanın zorluğu…Hele bir de uzun yürüyüşler yapmak istiyorsanız… Çevremde pek çok arkadaşım, yapmayı istedikleri günübirlik bir yürüyüşü bile, arkadaş bulamadıkları için yapamıyor. İşte bu benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Yapmayı çok istediğim bir şeyi yapıp yapamayacağıma başkasının karar vermesi… Eğer istiyorsam yapmalıyım, yapabilmeliyim. İşte tam da bu nedenle solo yürüyüş, özgürlük ve bağımsızlık demek benim için… Bir an için gözlerinizi kapatıp kendinizi yirmi kişilik bir grupla birlikte ıssız ama bir o kadar da yeşillikler ve kuş sesleri içinde bir ormanda yürüyüş yaptığınızı ve daha yürümeniz gereken on beş km olduğunu hayal edin. Sol tarafınızda ince bir dere akıyor, sağ tarafınızda olabildiğine uzaman dağlar tepeler, bu sizi heyecanlandır mı? Peki, şimdide aynı ormanda aynı güzellikler içinde tek başınıza yürüdüğünüzü hayal edin… sizce hangisi daha heyecan verici…tabi ki birincisi dediğinizi duyar gibiyim… Bekli haklı olabilirsiniz, insanlar sosyal bireylerdir, tecrübelerini, duygu ve bilgilerini diğer insanlarla paylaşmaktan, bir grup içinde olmaktan, yardımlaşmaktan zevk alırlar. Kendilerini güvende hissederler. Ama aynı sosyal insanlar zaman zaman yalnız kalmayı ve kendilerini dinlemeyi isterler ve bundan keyif alırlar. Kimi insanlar ise dünyayı tek başına keşfetmek, anlamak, tecrübe etmek ister. Nelerle karşılaşacağını bilememenin büyüsü onları çeker, işte onların ruhlarını besleyen macera duygusu tam da budur.

Siz ister tek başınıza isterseniz bir grupla isterseniz aileniz veya çocuğunuzla ama mutlaka kısa da olsa hayatınızda bir kez doğa yürüyüşü yapın… Sırtınızı bir ağaca yaslayıp, gözlerinizi kapatın… Gözleriniz kapalıyken kulaklarınızla neler gördüğünüze inanamayacaksınız. Zaten bir kez bu hazzı yaşadığınızda devamı için fazla çaba sarf etmeyeceksiniz. Emin olun doğa sizi tekrar çağıracaktır.

Sizin içinde doğada keşfedilmeyi bekleyen yeni maceralar vardır her zaman…. Ve unutmayın,  şehirlere çıkan yollarda değil, dağlara çıkan yollardadır  bütün güzellikler….

Vesaire.NET

Bir Önceki İçerik

Zeytinli makarna tarifi

Bir Sonraki İçerik

Tetris neden bu kadar bağımlılık yapıyor ?

Yorumunuzu Ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir